Pages

seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Tayland’ ın Yolları Taştan…


Ölmeden önce yapılacaklar listemde ( Evet gerçekten de böyle bir listem var..:) hep üst sıralarda olmuştur: “Tayland’ a gitmek…” Askerlik sonrası ödül tatili olarak bu sene gündemimize girmişti en sonunda. 8 ay önceden planlayarak uçak ve otel rezervasyonlarımızı yapmış, gideceğimiz günün gelmesini iple çeker olmuştuk. Bu süre içerisinde Berlitz’ in Tayland – Cep rehberini alıp, iyice karıştırarak neredeyse her satırı ezberlemiştim. Öyle ki eşime “ Sen buraya daha önce gelmediğine emin misin?” dedirtecek kadar iyi bir rehberlik performansı sergilemeye hazırdım. Ülkeye gitmeden önce alınması gerekenler arasında bir cep rehberi olmalı diye düşünüyorum; bu açıdan sade ve kolay anlaşılır anlatımı ile Berlitz’ in cep rehberini tavsiye ederim.

Tayland’ a gitmenin pek çok yolu var. Aktarmalı ya da aktarmasız uçuşların ortak özelliği maalesef biletlerin pahalılığı. 6 saatlik zaman farkı yaratan, 10 saatlik uçuşun bedeli çokta ucuz değil. Tek yön bilet fiyatları kişi başı 800 tl ile 2000 tl arasında değişiyor. Ne kadar erken alırsanız o kadar avantajlı elbette. Bizim 8 ay önce millerimizi kullanarak aldığımız biletlerimizi fiyatları 1800 tl iken, 1 hafta kala 3500 tl civarına ulaşmıştı. Uçak biletlerinizi ayarladıktan sonra gerisi kolay, çünkü ülkede yaşam çok ucuz.

Bana göre Tayland’ ta görülmesi gereken 4 şehir var. Bunlar sırası ile Bangkok, Pukhet, Chiang Mai ve Pattaya. Eğer 3-4 haftanızı ayarlayabiliyorsanız her bir şehri doya doya gezmeniz en verimli tercih olacaktır. Çoğu sırt çantalı turistin izlediği yolda bu oluyor zaten. Eğer bizim gibi zamanınız çok geniş değilse 4 gün Bangkok, 4 gün Pukhet yapmayı tercih edebilirsiniz.

Ülkeye gitmeden önce kısa kısa bazı bilgiler edinmek lazım:
— Tayland, Türkiye’ den vize almayan ülkeler arasındadır. Gitmek için özel bir prosedür uygulamanız gerekmemektedir.
— Ülkenin yerel dili Tay dilidir.
— Para birimi Bahttır ve en pratik tl çeviri metodu bahttan 2 sıfır atarak 2 ye bölmektir. Örneğin 100 baht 5 tl dir gibi düşünebilirsiniz. Dolar ve euro daki artış bu hesaplamayı çok az arttırabilir. (Kabaca yapılan bu hesap 1 doların 1.55 tl olduğu kur için geçerlidir.) Türk lirası bozduramayacağınız için yanınızda dolar ya da euro bulundurmanız gereklidir. Ülkede pek çok noktada döviz büroları bulunmaktadır. Havaalanlarındaki büroların kurları biraz daha düşük olabilir. Yanınızda 50 doların altında banknotlar götürmemenizi öneririm; büyük banknotları bozdururken daha yüksek bir kurdan işlem görürsünüz. Kredi kartının kullanımı bizim ülkemizdeki kadar yaygındır.
— Yaşayabileceğiniz her türlü olumsuzluk için 1155’ten Turist polisini arayabilirsiniz.
— Metro, Tren, Göktren, Taksi, Tuktuk, Uzunkuyruk tekneler ve halk botları temel ulaşım araçlarındandır ve ulaşım oldukça ucuzdur. Örn: Halk feribotları 0.2 krş, Metro 0.75 krş gibi rakamlarken taksiler bizdekinin dörtte biri fiyatınadır.
— Gittiğiniz yerlerde ilk olarak turistik bir harita temin edin ve gitmek istediğiniz yerleri işaretleyerek rahatça gezin.
— Ülkede En yaygın dil Budizm’dir. İbadet için kullanılan tapınaklara Wat adı verilir.
Her tapınağın ek bir adı vardır. Bizlerdeki camiler mantığından yola çıkarsak camilere isim verilmesi gibi bir benzetme yapılabilir. Tapınaklarda farklı ebat ve materyallerden yapılmış Budha heykelleri görmek mümkün. Bu heykeller dinlerince oldukça kutsaldır ve farklı ibadetler ile kutsanır. Ülkeden antik Budha heykellerinin çıkartılması kesinlikle yasaktır. Tezgâhlarda sıkça rastladığınız heykellerin mumdan değil de balık kemiğinden yapılmış olduğundan emin olun.
— Ülkeye gidiş sezonu Mayıs-Haziran ya da Kasım-Aralıktır. Bu aylarda yazı yaşayan
Ülkeye gelen turist sayısı artışa geçer, festivaller düzenlenir. Diğer aylarda muson yağmurları hâkimdir. Sabah ve akşam saatlerinde yarımşar saatlik çok şiddetli yağmur görürsünüz. Yerel halk gibi kısa süreli bir yerlerde bekler sonra hayata devam edersiniz. Muson yağmurlarında gitmenin en büyük avantajı, daha az turist olmasıdır. Hiç şüphesiz bu durum fiyatlara da yarı yarıya yansır. Bu açıdan sizde bizim gibi Muson yağmurlarında gitmeyi tercih edebilirsiniz. Yağmurların zevki de bir başkadır.
— Sadece Bangkok’ ta 1000 e yakın Wat bulunmaktadır. Bunlardan en meşhur 6 tanesi
mutlaka görülmeye değerdir:
Wat Arun (Şafak Tapınağı) / 08.30 – 17.30, Wat Po (Uzanmış Budha) / 08.00-18.00, Wat Suthat / 08.30-21.00, Wat Saket / 08.00 – 17.00, Wat Benjamabophit / 08.00 – 17.30, Wat Traimit / 08.00 – 17.00
Her gün açık olan bu tapınaklardan Wat saket dışındakilere giriş ücretlidir. İlk iki tapınak kesinlikle benim favorilerim arasındadır. Tüm tapınakları düzgün bir programlama ile herhangi bir tura ya da rehbere gerek olmadan 1 tam günde gezebilirsiniz. Sadece bir yer gezme imkânınız varsa bu kesinlikle Wat Phra Kaew ve Büyük Saray Kompleksi olmalıdır; bizim Topkapı sarayımız gibi değerlendirebilirsiniz. Tapınakları şort, etek, terlik gibi kıyafetler ile gezemezsiniz. Kıyafetiniz uygun değil ise girişlerden kıyafet kiralayabilirsiniz.
— Bangkok dışında daha eski tapınak bölgeleri görmek mümkün, bu bölgelere
günübirlik turlar ile gitmek mümkün. Ayutthaya (100km)ya da Khorat (250km) bölgesine gidilebilir bu tapınakları görmek için.
— Bangkok gece şovları ile ünlüdür. Özellikle travestilerin ve transseksüellerin sıkça
yer aldığı bu şovlar “Kabare” mantığında sunulmaktadır.
— Günübirlik turların en olmazsa olmazı Yüzen Pazar ile Timsah ve Yılan Çiftliğinin yer
aldığı Hayvanat bahçeleri gezileridir. İskele noktaları ve alışveriş merkezlerinde günübirlik tur düzenleyen firmalar bulabilirsiniz. Her yerde olduğu gibi elbette pazarlık esas…
— Tayland alışveriş için ucuz bir ülkedir. Alışveriş için şehir merkezindeki en gözde
alışveriş merkezi olan MBK’ e ya da hafta sonları şehrin en uzak noktasına kurulan dev Chatuchak pazarını doya doya gezebilirsiniz. Elektronik bizdekinin dörtte biri fiyatına ucuz denilebilir. Sahte ürünler oldukça ucuzdur, şansınıza güveniyorsanız alabilirsiniz.
— Pukhet’ te göreceğiniz gece hayatı ve gece şovları sizi oldukça etkiler.
— Thai masajı yaptırmadan dönmeyin.
— Turistik bölgelere günübirlik ulaşabileceğiniz bolca yerel seyahat acentası var.
Turların genelde kişi başı ortalaması sezonda 120 tl civarlarındayken, düşük sezonda yarı fiyatının da altındadır.
— Tatlı ekşi sosları seviyorsanız Thai mutfağını sevebilirsiniz. Bizim gibi aranız yoksa
yemekleri sossuz almaya dikkat edin. Musluklardan su içmeyin, içecekleri buzsuz sipariş edin.
— Ellerinizi birbirine birleştirip başınızı öne eğmek yaygın bir selamlamadır. Elleriniz
boyun seviyesini geçmesin, başınızı da çok fazla öne eğmeyin.

Artık yola çıkabiliriz…

İlk durağımız Bangkok. THY ile hizmet standartları yüksek, lezzet kalitesi muazzam bir uçuşun ardından sabahın erken saatlerinde Bangkok’ a iniyoruz. Havalimanından çıktığınızda şehrin yoğun kokusu şüphesiz ilk dikkatinizi çekenler arasında olacaktır. Bu kokuyu mutfaktaki karışık yemek kokularına benzetebiliriz. Havalimanına yaklaşık 50–60 km. uzaklıktaki şehir merkezine taksi ile ulaşım mümkün. Şehirde gidebileceğiniz en uzak mesafe olan bu mesafe için otoban paraları ile birlikte 25–30 tl gibi bir rakam ödersiniz. Havalimanında taksiler için bir oda mevcut, oraya gideceğiniz yeri bildirip adisyon verildikten sonra taksiye yönlendiriliyorsunuz. Genel olarak gideceğiniz yerin adını yerel adı ile birilerine yazdırabilirseniz sorunsuz ulaşabilirsiniz. Ya da cep rehberinden görseller göstererek te tarif edebilirsiniz. Benzin fiyatı bizimkisi ile yarı yarıya olduğundan taksiler ucuzdur. Ortalama 4-6 tl ödersiniz.

Şehir merkezinde her bütçeye uygun oteller mevcut. Bazı sokaklarda ellerinde kataloglar ile sizi karşılayan insanların olduğu özel oteller görebilirsiniz Zincir otellerin hemen hemen hepsi şehrin tam ortasından geçen Shao Phraya nehri etrafındadır. Otellerin önlerindeki limanları kullanarak botlar ile ulaşım pratiktir. Otellerin ücretsiz shuttle servisleri de mevcuttur. Genel olarak Göktren ve metroyu da kullanarak pek çok yere ulaşabilirsiniz.

İlk gün öğle saatlerinde otelimize varıyor ve kısa bir dinlenme molası veriyoruz. Evlilik yıldönümümüz sebebi ile Hilton bize harika bir şehir manzarasına sahip bir oda ve küçük sürprizler hazırlamış. Bende 5. yılımızı geride bırakmamız şerefine eşim için hazırladığım 5 küçük hediyeyi sürpriz bir şekilde sunuyorum. Kısa bir dinlenmenin ardından soluğu Şafak tapınağında alıyoruz, Nehir kenarına kurulu, dik ve yüksek basamaklara sahip bu yapı görülmeye değer. Tapınak önünde yerel kıyafetler kiralayarak fotoğraflar çektirebileceğiniz stantlar mevcut. Geleneksel pazarlığımıza burada başlıyor ve bir kostüm fiyatına, 2 kostüm kiralayarak sahneye çıkıyoruz. Sonrasında elimizde kokonatlar, kısa kısa alışverişler eşliğinde Public Boat ları kullanarak nehrin karşı tarafındaki tapınaklara geçiş yapıyoruz. Uzanan Budha’ yı gördükten sonra tuk tuk lar la sıkı pazarlık yapıp alışveriş merkezlerinin olduğu Siam tarafına doğru yola çıkıyoruz. 3 tekerlekli motosiklet olan tuk tuk’ lar taksiye göre daha pahalı. Pazarlık çok önemli elbette. Merkezde trafik olan saatlerde taksi tutmanız biraz zor, bu yüzden tuk tuk kiralamak zorunda kalabiliyorsunuz. Burcu pazarlık sınırlarını zorlayıp ta şoförden “Ben yerel insanları o paraya götürüyorum.” cevabını alınca başladı adama hayat dersleri vermeye. Ülkesini gezip görmeye gelen bir misafir olarak elbette yerel insanların ödediği parayı ödemesi gerektiğini, kazık yerse ülkesinin popülaritesinin azalacağını, misafirperver olması gerektiğini söyleyince taksi ile aynı paraya anlaşmış olduk neredeyse.

Siam bölgesine vardığınızda sizi 2 büyük alışveriş merkezi, sokak arası çarşılar ve tepenizden geçen Göktren bağlantıları karşılıyor. MBK (Mahboonkrong) ve Siyam adında 2 büyük alışveriş merkezi caddede karşılıklı duruyor. Daha büyük olan MBK’ de alışveriş için pek çok çeşit bulunmakta. Her ikisinde de çok şık restaurantlar var. Çok şık restaurantlarda bile kişi başı 10-15 tl vererek yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Pizza Hut, Burger King gibi alternatifler. Yerel yemekler damak tadına uymuyorsa Pizza sevmezsiniz; yerel yemeklerin hamura basılmış hali gibi gelebilir size. Burger King gibi yerlerde etler genelde domuz etidir, özellikle sığır eti isterseniz belirtmelisiniz. MBK de, üst katlarda (üst geçitten girdiğinizde, ileride sağda) şu anda adını hatırlayamadığım ilginç bir restaurant mevcut. Q-matic sisteminde numara alıp dükkan önünde Sezercik misali ağzınızın suyunu akıtarak beklediğiniz bu restauranttın konsepti oldukça farklı. Sabit bir ödeme yapıp koltuğunuza oturuyorsunuz. Önünüzdeki raylar üzerinde seyahate çıkmış çeşit çeşit yemekler mevcut. Bunlardan istediğinizi doyana kadar alıp yiyebiliyorsunuz. MBK’ in en üst katı bizdeki Doğubank mantığında elektronikçilerden oluşuyor. Bu tip bir ihtiyacınız varsa buradan giderebilirsiniz. Fakat alacağınız ürünün Türkiye ve Avrupa satışını bilmenizde yarar var; bir de mutlaka test edin. En alt katında ise Terkos mantığında sepet sepet satışların yapıldığı dükkanlar mevcut. Migros ve Teknosa mantığında yerel marketlerden de fiyat kıyaslamaları yapabilirsiniz. Siyam AVM’ nin ana giriş kapısının karşısında dar sokaklarda gece çarşılarını gezebilirsiniz.

Ertesi Gün geri kalan tapınakları gezmek için güne uyanıyor ve sabah kahvaltısında noodlela birlikte pilav yiyerek harekete geçiyoruz. Otelden çıkarken görseli zengin bir ağaç dikkatimizi çekiyor. Ülkenin pek çok yerinde üzerinde renkli renkli bezlerin dolandığı Avatar filmindeki ağaçlara benzeyen bu ağaçları görüyorsunuz. Bu ağaçların içerisinde ruhların ve hayaletlerin yaşadığına inanıldığından yerel pek çok insan ağaçların karşısında tütsü yakma, el çırpma v.b. ibadetlerini gerçekleştiriyorlar. Hikayesini duyunca ilk gördüğümüz andaki kadar sempatik bulmayarak yolumuza devam ettik. Bugün şehrin geri kalanını keşif günümüz.

Öncelikle nehrin kenarındaki River City Alışveriş merkezini turluyoruz. Diğerlerinin yanında oldukça sönük kalan bu alışveriş merkezinin 2 artısı olabilir diye düşünüyorum: birincisi en üst katındaki antikacılar. Gezerken dikkatli olmakta yarar var; yanlışlıkla bir şeyler devirmek istemezsiniz. İkincisi ise bazı günler gerçekleştirilen şovlar; biz oradayken Thai Box dövüşleri vardı mesela. AVM’ den çıkınca nehir kenarlarındaki iskelelerde bulunan acentelere uğruyoruz. En uygun fiyatı Tha Tian iskelesindeki gözlüklü abiden alıyor ve 3. gün Ayuhatta, 4. gün ise Yüzen Pazar ve hayvanat bahçelerine gitmek üzere anlaşarak kaparo bırakıyoruz. Tha Tian iskelesi Şafak tapınağının tam karşısındaki iskeledir. Buradan hareket ile Büyük Saraya geçiyoruz. Yol üzerinde Cuma günleri kurulan bir sokak pazarına rastlıyor ve kısa kısa alışverişler yapıyoruz. Fiyatlar oldukça ucuz. 1.5 tl ye parmak arası terlik, 3 tl ye renkli şapkalar, 1 tl ye şekilli güneş gözlükleri almak mümkün. Aynı zamanda el işçiliğinin okunduğu heykeller ve biblolar alabilirsiniz birkaç liraya.

Pazarın ardından Büyük Saraya gidiyoruz. Tapınak girişleri genelde 3-4 tl iken buraya 15 tl gibi bir rakam ödüyorsunuz. Dilerseniz girişten ücret karşılığı rehber alarak ta gezmek mümkün. Bu büyük kompleks size bakmaya doyamayacağınız kadar görseli zengin işçiliklerle süslü yapılar sunuyor. Genel olarak tüm binaların çatı sistemini çok beğeniyoruz. Civardaki 6 görülmeye değer tapınaklar dizimizi uzun yürüyüşler ile tamamlayarak yine Siam bölgesine geçiyoruz. Siyam AVM’ nin içerisinde bir acente mevcut. Şehrin en meşhur gece şovuna en uygun fiyatlı bileti alabileceğiniz yerin burası olduğunu öğrenince hemen gidip alıyoruz. Kişi başı 20 tl vererek, ilk içkinin dahil olduğu, 5 yıldızlı bir otelin alt katında sahnelenen, ağırlıklı olarak bayan olup olmadığını anlamakta oldukça zorlanacağınız insanların oynadığı strip bir şovu keyifle izledik. Şovdan sonra oyuncular ile fotoğraf çekilmek en zevkli kısmıydı herhalde Şovdan sonra Göktren e çıkıyoruz. Şehrin üzerinden giden bu trenin 2 hattı bulunmakta. Metro ve Kanal hatı ile kesiştiğinden oldukça mantıklı bir seçim. Girişteki haritalardan gideceğiniz yerin kaç numara olduğunu öğrenerek, o numara karşılığındaki ücreti makineye attığınızda, cihaz size bir kart basıyor. Siz de bu kartı okutup geçiyorsunuz. Çıkışta da okutmanız gerektiğinden kartı atmamanız önemli. Yanlış bindiğinizde tekrar kart almadan geri dönebilir, gerekli bozuklukları cihaz yakınlarındaki bankolardan bozdurabilirsiniz.

Ertesi sabah erkenden otelden ayrılarak Ayuhatta’ ya doğru yola çıkıyoruz. Burası en çok merak ettiğim bölgelerden birisi. Araçtaki rehber bize ülkenin geneli hakkında fazlasıyla bilgi aktarıyor. Eğer zamanınız varsa ülkenin bu tip yerlerine tren ya da otobüslerle de gidebilirseniz. Ama sadece 1 günde civar bölgeleri görmek amacınız ise bir tura katılmanız en mantıklısı. Ayuhatta yolu üzerinde Bang Pa-In Palace a uğruyorsunuz. Dev bir doğal park havasındaki bu saray oldukça şık. Kralın kraliçeye şiirler yazdığı gölün ortasındaki çardak benzeri yapı favorimdi. Sarayı kendinizin kullanacağı golf arabaları ile de gezmek mümkün. Bence gerek maddi, gerekse sürekli indi-bindi yapma açısından gereksiz bir hareket. Ayuhatta’ ya vardığınızda eski tapınakların büyüsünden etkilenmemek elde değil. Pek çoğunu yürüyerek gezebilir, dilerseniz filler ile de gezebilirsiniz. Dönüşte büyük tekneler ile yemek eşliğinde seyahat ile kanaldan da şehre ulaşabilirsiniz. Otobüs ile gidiş, gelişe göre biraz daha maliyetlidir. Nehrin pek bir görseli olmadığından tercih etmeyebilirsiniz de. Akşamüzeri şehre vardığımızda hemen metroya ulaşıp soluğu Chatuchak Hafta sonu pazarında alıyoruz. Bu Pazar tüm alışveriş ihtiyaçlarınız karşılayabilecek ucuzlukta bir Pazar. Pazara erken gitmekte yarar var. Kıyafet alırken ikinci el olup olmadığını sormanızda yarar var diyebilirim. İlk ciddi Muson yağmurumuza burada yakalanıyoruz, hatta Türk aklı ile “Ya ne olacak şuradan şuraya koşarız bir çırpıda” diyerek donumuza kadar ıslanıyoruz. Üzerine ben ayağımın kayması ile ciddi bir düşüş yaşıyor ve fotoğraf makinemin UV Filtresini parçalıyorum. Gece yarısı otele vararak uyku moduna geçiyoruz.

Bangkok’ ta 4. ver son günümüzde yine sabahın erken saatlerinde yollara düşüp Yüzen Pazara gidiyoruz. Kanallar arasında ince kanolar üzerinde her telden satışlar yapan teyzelerin bulunduğu bu Pazar alanında, siz de motorlu bir tekne ile ya da yürüyerek belirli alanlarda alışverişe çıkabilirsiniz, hatta isterseniz kürek çekebilirsiniz. Biz yürüyerek gezilen alanda turlamayı tercih ediyoruz. Zaten ürünlerin hepsi aynı, kanaldakilerin daha ucuz olduğu söylense de siz pazarlık gücünüze güvenin. Pazarda yeni lezzet deneyimlerine açık olmalısını: Ben ekmek arası mısırlı kokonatlı dondurma üzerine pirinç pilavının tadını unutamıyorum mesela. Yüzen pazarın ardından Yılan ve Timsah çiftliklerine gidiyoruz. Burada uzun pitonları boynunuza dolayabilir, fil şovları izleyerek fillerin burunları ile sizleri sarmasına izin verebilirsiniz. Timsah şovları da çok keyiflidir, fakat timsahların ağzına kafanızı, kolunuzu sokma işini bırakın işin uzmanları yapsın Burcu’ nun boynuna yılan dolarkenki çığlıklarını hiçbir zaman unutamayacağım.

Akşamüzeri otelden çantalarımızı alıp havalimanına gidiyoruz. Bu sefer taksi yerine tura katıldığımız minibüs ile daha uygun bir fiyata anlaşıyoruz. Ülkenin Pegasus Airlines mantığındaki şirketi ile Pukhet e uçuşumuz var. 1.5 saatlik Pukhet yolculuğunun fiyatı kişi başı 100–150 tl arasında. Sırt çantalı, zamanı bol turistler için Pukhet yarımadasına tren yolu ile de gitmek mümkün. Pukhet te havaalanı şehir merkezine oldukça uzak; ortalama 1 saat gibi bir yolculuk yapıyorsunuz. Tuk tuk ile çekilmeyecek bir yol olduğundan taksi ya da havaş mantığındaki bir servis dışında alternatifiniz pek yok. Servis ile gitmek 2 saate yakın sürdüğünden bir taksi ile anlaşarak 30-40 tl bir ücret karşılığı otelinize ulaşabilirsiniz. Pukhet Hilton’ da da bizi rüya gibi bir otel odası karşılıyor. Eş durumundan Hilton personeli olarak dünyanın her yerindeki Hilton’ larda çok ucuz bir rakam karşılığında kalmak oldukça keyifli

Sabah dünya mutfağından güzel bir kahvaltı sonrası yüzmek için sahile atıyoruz kendimizi. Kaldığımız bölge Karon. Denizi Şile den hallice diyebilirim. Tabi dev dalgaların sizi inci gibi kumlarda oradan oraya savurmasının keyfi de tartışılmaz hiç şüphesiz. Karon a en yakın merkez Patong. Pukhet in asıl merkezi biraz daha içeride kalıyor ve iki merkez birbirine benzer özellikte Akşamüzeri Pukhet merkezden ziyade, gece hayatının daha renkli olduğu Patong Beach’ e geçiyoruz. Pukhette taksi ve tuktuklar çok daha pahalı. Neredeyse bizdeki ile aynı diyebiliriz. Günlük motosiklet kiraları çok ucuz; tek yön taksi parasına kiralamak mümkün. Fakat kaza ve çalınmalara karşı 2000 tl lik kontrat imzalamanız ve pasaport bırakmanız gerekiyor. Bu açıdan biz tercih etmedik; çok sayıda turist tercih edebiliyor.. Patong merkezde dev bir AVM daha var. Mağazalar çok daha lüks, Bangkok’ ta görüpte almayarak içinizde kalan bir ürünü 2 katı fiyatına burada gördüğünüzde üzülebilirsiniz. Bu bölgede çok sayıda masaj salonu bulunmakta. AVM nin alt katındaki masaj salonları eşlerin kocalarını emanet etmeleri açısından, sokak aralarındaki masaj salonlarına göre daha güvenilir bulunabilir. Beni alıp kapalı bir bölmeye götürdüklerinde Burcu’ nun “Where is my husband?” diye gülüşmelerini hatırlıyorum Tüm dünyaya ün salmış Thai Masajını yaptırmadan dönmeyin derim. Klasik Thai masajı size verdikleri keten kıyafetleri giymeniz eşliğinde yapılır. Ufacık kadınların kolunuzu bacağınızı çekiştirerek her yerinizi nasıl kütürdettiklerini gördüğünüzde şaşkınlığınız artacaktır. Bölgesel olarak sadece sırt ya da bacak masajları da yaptırabilir, ya da burun açan, egzotik kokulu yağlı masajlarla tüm kaslarınızı dinlendirebilirsiniz. Masajların saati 10-15 tl dir. Eşlerini yalnız bırakmak istemeyenler için couple masajlarda mevcut. Sokak aralarında daha özel masaj salonlarını görmek mümkün; bu masaj salonlarında masaj yapacak kişiyi seçip içeriye giriyorsunuz Patong’ un en hareketli caddesi Bang La-Road. Bu caddeyi gördükten sonra Dünyanın sex turizmi olarak anılan Pattaya’ nın nasıl bir yer olabileceğini daha iyi anladım. Eminim ki Pukhet’ inde pek geri kalır yanı yoktur. Önü açık barlardaki strip şovlar, yollarda her an sex yapmaya hazır görünümlü kadınlar, kısa kısa sex şovlarından oluşan Go Go şovlar sayabileceğim gece hayatının küçük örneklerinden. Aynı cadde üzerinde yine bolca acente mevcut. Okyanus Balıkçılığı, Silah Atış alanları, Fil turları gibi özel turlar mevcut. Bizimse yapılacaklar listemizde 2 tur var: James Bond Island ve Phi Phi Island turu. Önümüzdeki 2 gün için bu turlara kayıt yaptırıyoruz. Tercihimiz caddenin ortasına doğru solda kalan, Japon ablanın işlettiği tur şirketinden yana oluyor. Yorucu bir gecenin ardından bir tuk tuka atlayıp otelimize dönüyoruz. Buradaki Tuk tuklar bildiğiniz kasalı minibüs aslında. Pek bir esprisi yok bu yüzden.

Ertesi gün James Bond adası turu için yine erken saatte otelden ayrılıyoruz. Bu ada adını James Bond’ un Altın tabancalı adam filminden almakta. Filmin çekildiği yıllardaki doğal zenginliğin aynısı olmasa da yine e denizin ortasında bitivermiş mantar görünümlü kayalar görülmeye değer. Turun en güzel yanı duraklama anlarında kanolar ile mağaralar arasında dolaşabilmeniz. Yüzme anlamında sudaki partiküller sebebi ile çok görsel zenginlikte bulmadık açıkçası, ama teknede sürekli ikram edilen yemekler ve meyveler başarılıydı. Zaten Tayland’ ta geçirdiğiniz süre içerisinde hiç yemediğiniz kadar egzotik meyve yiyorsunuz. Artık ananas kusacaktık son günlerde. Akşam yine merkeze giderek kendimizi gece hayatına bırakıyoruz. Vegas’ ta olan Vegas’ ta kalır derler. Bence Tayland’ ta olan da Tayland’ ta kalır. Ama dikkat edin frengi ve aids orada kalmaz sizinle geri döner

3. günümüzde sıra tüm dünyaya ün salmış Phi Phi Island’ ı görmekte. Bu turda daha çok adacık görme için sürat tekneleri ile gitmek mantıklı. Ama eğer dalgaların üzerinde zıplayarak gitmek bünyenize çok iyi gelmeyecek diye düşünüyorsanız büyük teknelerle de gidebilirsiniz. Sadece Phi Phi Island’ ı gezmiyorsunuz. Beraberinde Monkey Beach, Loh Samah Bay, Vikin Cave ve Pileh Bay i da geziyorsunuz. Özelikle Maymun adasında maymunları ellerinizle beslerken çok eğleniyorsunuz. Su altı, hayallerinizdeki gibi inanılmaz zengin. Dev denizkestanesi ve denizanalarına dikkat edin derim. Turlarda maske şnorkel dağıtılmaktaysa da, siz hijyen açısından kendi ekipmanlarınızı götürmeyi tercih edebilirsiniz. Bu bölgelerde tüplü dalış imkanınız da var. Viking mağaralarında yaşayan balıkçılar yüksek kayaların üzerindeki kuş yumurtalarını toplamak için canları pahasına bir ava çıkarlar. Bu yumurtalardan yapılan çorbaların değerinin yüksek olması yumurta başı 1000 dolar gibi bir getiri getirebiliyor. Phi Phi Island Pukhet in en gözde yeridir. Düşük sezonda, ortalama oda fiyatları ortalama 30 tl ye kadar inebiliyor. Adadan Pukhet merkeze her gün botlarla servis mevcut. Kaya tırmanışçıları için botlarla düzenlenen tırmanış turları mevcut. Geceyi otelde canlı müzik ve bilardo eşliğinde noktalayarak dinlenmeye çekiliyoruz.

Adadaki son günümüzü deniz kenarında evlilik yıldönümümüze özel fotoğraf çekimlerimize, bolca yüzmeye ve veda masajlarına ayırıyoruz. Dolu dolu geçen günlerin ardından sıra yine kürkçü dükkanına dönmekte. Darısı sizlerin başına…

Yolunuz hiç bitmesin…

İlhan ÖREN

1 Kasım 2010 Pazartesi

Gezentiler Ege Yollarında

Hordan Hori Gada yolumuz vaa…

Yapılacaklar listesinde sıra geldi Sevgili ile Ege Turu’ na. Berrak suları, dingin yeşili, cennet koyları, tebessümü eksik etmeyen şivesi ve her köşede karşınıza çıkacak sıcak insanları ile Ege yollarına düşme vakti gari. Zamanımız kısıtlı olmasa kuzeyden güneye tüm egeyi turlamak isterdik elbette. Maalesef sadece 6 günümüz var ve gezebildiğimiz kadar yer gezmek, görebildiğimiz kadar yer görebilmek yine temel hedefimiz.

Çanakkale’ li olmanın verdiği avantaj ile daha önce ziyaret ettiğimiz Bozcaada, Gökçeada, Gelibolu, Assos, Truva ve Altınoluk’ u listeden çıkartıyor ve kalan kısmı da en verimli gezilebilecek şekilde programlamak adına Ayvalık – Kuşadası ve Bodrum – Fethiye şeklinde ikiye ayırıyoruz. Bu seyahatimizde ilk kısmı tamamlamayı hedefliyor ve Kuşadası’ na kadar sürecek olan yolculuğumuz Ayvalık’ tan başlatıyoruz. Rotamız belli, araştırmalar yapıldı, kalacak yerler ve gün gün tatil programı yapıldı. Ayvalık, Cunda, Eski ve Yeni Foça, Urla, Karaburun, Çeşme, Alaçatı, Efes, Şirince ve Kuşadası bizi bekleyen duraklar arasında.

Arabamızı gün öncesinden hazırlayarak iş çıkışı hemen yollara düştük. İstanbul’ dan Ayvalık’ a gidiş 3 alternatifiniz bulunmakta. İlk tercih en uzun yol olan Çanakkale üzerinden gidiş. İkinci tercih körfezi dolaşarak Bursa üzerinden gitmek, üçüncü tercih ise deniz otobüsleri ile Bandırma, Yalova ya da Topçular’ a geçiş ile Balıkesir yolunu takip etmek olabilir. Biz de Pendik’ ten Yalova’ ya geçmeye karar verdik.

İlk durağımız olan Ayvalık’ ı 20 km. uzunluğundaki plajları ile ünlenmiş Sarımsaklı Bölgesi, Merkez Kısmı ve Cunda adası olarak üçe ayırdık. Sarımsaklı; yazlık beldelerin ve tatil köyü tadındaki tesisleşmelerin yoğun bulunduğu bir bölge. Cunda adası merkeze 10 km. uzaklıkta kara ile arasında Türkiye’ nin ilk boğaz köprüsü diye geçen köprü bağlantısı bulunan bir ada. Maalesef popülaritesi sebebi ile konaklamadan yeme-içmeye fiyatlar normalin üzerinde kalıyor. Merkez ise, dar sokakları, doğallığı bozulmamış mimarisi, huzur verici manzarası, otantik havası ve birbirinden şirin pansiyonları ile öne çıkan, bizim de konaklama için tercih ettiğimiz yer oluyor.

Akşam saatlerinde vardığımız Ayvalık tahminimizden daha küçük, fakat bir o kadar da sıcak bir sahil kasabası olarak karşımıza çıktı. Yolun verdiği yorgunluğa Ayvalık’ ın dar sokaklarına yaşadığımız otopark çilesi de eklenince pek hoş olmayan bir başlangıç yaptık. Zorunlu otopark yaptırımlarına karşı birisi olarak gecelik talep edilen 20 tl lik fahiş ücrete, sarhoş otopark görevlileri ile daha fazla muhatap olmak istemediğimizden tek seferlik katlandık ve pansiyona doğru yola koyulduk.

Konaklayacağımız yer “İstanbul Pansiyon” adında şirin sahipleri olan, restore edilmiş şirince bir Rum eviydi. Telefondaki içten yaklaşımı ve misafirperver ses tonu ile Çiçek Hanım ve eşi mekâna hayat veren çift olarak karşıladılar bizi. Yeni açılan pansiyonumuzun sahipleri de yeni evli diyebileceğimiz sıcak bir çift. Odalar küçük, fakat doğal havasında bırakılmış. Lavabo ve duşlar ortak kullanımda, kahvaltı ve çay saatlerinde değerlendirebileceğiniz hoş bir de bahçesi mevcut. Ben pek hoşlanmasam da meraklısı için belirteyim; bir de zıpır kedileri mevcut. Pansiyona yerleştikten sonra üzerimizdeki gerginliği sahilde Türk kahvelerimizi yudumlayarak attık çok şükür. Ayvalık’ ta geçireceğimiz 2 gecemiz var.

Sabah erkenden kuş sesleri ile uyanıyor ve gıcırdata gıcırdata indiğimiz ahşap merdivenlerden, örme taş duvarlar ile çevirili, yeşillikler arasında huzur verici bahçemizde kurulu kahvaltı soframıza ulaşıyoruz. Ege’ nin dillere destan zeytinyağı ile taçlandırdığımız kahvaltı sofrası ile güne güzel bir başlangıç yapıyoruz.

Kahvaltı sonrası referans üzerine kafamızı dinleyebileceğimiz bir tekne turuna çıkmak üzere yürüme mesafesinde kalan sahile iniyoruz. Sahil şeridinde çok sayıda kiralık tekne mevcut. Genel olarak ta konseptleri benzer: sabah saat 10.00 gibi denize açılarak 4-5 adet koya uğruyor, yüzme ve yeme-içme molaları veriyorlar. Dönüşte ise Cunda adasına yanaşarak kısa bir gezi molası ile günü noktalıyorlar. Tüm teknelerin sahil şeridinde kayıt masaları mevcut. Fiyatları 17.5 tl ile 25 tl arasında değişiyor. En ayırt edici özellikleri; müzik ve eğlence hizmetleri. Ağırlıklı olarak bangır bangır piyasa müziklerinin çaldığı tekneler sektöre hakim olsa da bizim gibi sakinlik arayan kişiler için de hizmet veren tekneler mevcut. Kayıt yaptırırken bu detaya dikkat etmeniz de yarar olacaktır.

Her gittiğiniz koydan kolay kolay ayrılmak istememenize rağmen, bir sonraki koyun bir öncekinden daha çekici geleceğini de unutmayın. Tüm yüzme molalarında maske, şnorkel ve palet eşliğinde su altı güzelliklerinin içerisinde kaybolduğumuz tekne turumuzun öğle yemeği beni gerçekten mest etti. Günün taze balığının “Sınırsız Yemek” konseptinde servis edilmesi sonucu yüzgeçlerim çıkacak kadar balık yediğimi hatırlıyorum.

Akşamüzeri Cunda’ ya yanaştığımızda adayı keşif için 1 saatimiz vardı. Hemen meşhur sakızlı dondurmasını elimize alarak sokak aralarına daldık ve tarihine dokunulmamış yapılar içerisinde kısa fotoğraf molaları ile ilerleyerek tepe noktasındaki mevcutta cafe olarak hizmet veren Değirmene ulaştık. Sonrasında da kalan zamanımızı çarşı kısmını gezerek değerlendirdik.

Saat 17.30 gibi Ayvalık’ a döndükten sonra semt pazarını gezip, Şeytan Sofrasına geçtik. Şeytan Sofrası Ayvalık’ taki tüm da takımlarını görebileceğiniz hakim bir tepe üzerine kurulmuş. Adını tepe üzerinde bulunan, içerisinde şeytanın ayak izi olduğu söylenen üstü demir kafes ile kapalı bir çukurdan alıyor. İnsanların bu çukura para atarak dilek tutmalarını hala anlayabilmiş değilim. Herhalde satanistlerin dilek kuyusu gibi bir anlam yüklenmiş olsa gerek:) Harika manzarası ve huzur verici gün batımı ile çaylarımızı yudumladıktan sonra kızarmış lokma molası sonrasında pansiyonumuza geçmeye hazırlanıyoruz. Tam o esnada sandalye altından çıkmış bir çivinin ayağıma saplanması ile ayağımda şiddetli bir acı ile irkildim. Kirli kanı akıtma ve yarayı temizleme işlemlerimiz sonrasında hastaneye gitmeye gerek duymayarak yolumuza deva ettik. Her ne kadar biz hastaneye giderek tetanos aşısı vurdurmak istemesekte kaderden kaçılmayacağını ilerleyen saatlerde görmüş olduk.

Akşam pansiyonda yan odamızda kalan iki İngiliz kız kardeşten birisi feryat figan yanımıza geldi ve kardeşini akrep soktuğunu söyledi. Apar topar kendilerini hastaneye götürdük. Akrep serumunu bil bilmeyen, soğuk-sıcak kompres farklılığını da tam idrak edememiş bir devlet hastanesinde ilk müdahale yapılırken, bende hesapta olmayan bir şekilde hastanede olmanın verdiği şaşkınlıkla tetanos iğnemi oldum. Tetanosun 15 gün süre ile vücutta kuluçkaya yattıktan sonra geri dönüşü olmayan ve direkt olarak ölüme sebebiyet veren bir mikrop olduğunu benim gibi sonradan öğrenenlere hatırlatmakta yarar olacaktır.

Ertesi sabah aynı zamanda Ayvalık’tan Foça’ ya geçeceğimiz gün. Merkezi yürüyerek rahatça dolaşabilmeniz için turistlere yönelik hazırlanmış ücretsiz temin edebileceğiniz bir el haritası mevcut. Biz de öğlene kadar adım adım tarihin karşımıza çıktığı bu merkezi gezmenin keyfini çıkarttık. Ben en çok dingin avlusu ile Aynalı Camiyi beğendim. Ayvalık insanı tam bir keyif ve siesta düşkünü olarak kaldı aklımızda. Ramazan ayı olmasına rağmen sokaklarda ve kapı önlerinde bira içip çekirdek çitleyen ev hanımları bizi epey şaşırttı.

Öğleden sonra Sarımsaklı üzerinden Foça’ ya doğru yola çıktık. 2 saatlik bir yolculuk sonrasında Foça’ ya vardık. Foça; Eski ve Yeni Foça olarak ikiye ayrılmış durumda. Her iki kısım arasında 17 km. lik bir yol farkı var. Biz konaklama tercihimizi Yeni Foça yolu üzerinde bulunan Alize Tatil Köyünden yana kullanıyoruz. Tesis, odalarının ferahlığı ve serpe usulü zengin kahvaltısı dışında, ilgisiz tavırları sebebi ile bizde çok ta olumlu etki bırakmadı.

Fazla vakit kaybetmeden Eski Foça’ ya geçmek üzere yola devam ediyoruz. Yeni Foça’ da ücretli plajlar, cafe ve club lar mevcut. Sahil şeridinde pansiyon fiyatına yakın çadır konaklama alternatifi sunan birkaç camping te mevcut. Bu campinglere 15-20 tl lik bir otopark ödemesi yapmanız durumunda plajlarından yararlanabiliyorsunuz. Biz, denize girmek için campingler ile Eski Foça arasında kalan, yol üzerine arabanızı bırakarak patikayı takip ettiğinizde ulaşabileceğiniz, tam karşısında bir de ufak adacık bulunan şirin bir koyu gözümüze kestirdik. İnsanımız sahil kenarlarına çöp atmama konusunda biraz daha duyarlı olsaydı, daha keyifli bir dinlence yaşayabilirdik.

Akşamüzeri Eski Foça’ya geçerek Karataş’ a gidiyoruz. Sahili turlayıp yemek yedikten sonra merkezin girişinde bulunan değirmenlerden günbatımını izleyerek otelimize geri dönüyoruz. Güzel bir film keyfinin ardından sıra dinlenme vaktine geliyor elbette.


Ertesi sabah tatilimizin üçüncü ve en yoğun geçecek gününe sıkı bir kahvaltı ile başlıyoruz. Bugün gerçekten de uzun olacak. İzmir üzerinden Urla ve Karaburun yaparak dağ yollarından Çeşme2 ye varmak bu günkü amacımız.

İlk durağımız olan Urla’ ya vardığımızda biraz hayal kırıklığına uğruyoruz. Urla hiç de beklediğimiz gibi bir yer çıkmıyor. Merkezin sahile uzak kalması sebebi ile denize girmek içn 10-15 km. uzaklıktaki köylere gitmeniz gerekiyor. Biz de yakın köylerden birisinde kısa bir yüzme molasının ardından, denizi fazla beğenmediğimiz sebebi ile direkt Karaburun’ a geçme kararı alıyoruz. Ege şansımıza kudurmuş vaziyette; o dingin, çarşaf gibi koyları görebilmek pek mümkün değil. Karaburun’ da güzel bir balık keyfinin ardından Mordoğan’ a geçiyoruz. Mordoğan’ da açık deniz balıkçılığı yapıldığından, balıkçı teknelerinin kıyıya dönmesi ile birlikte restaurant larda farklı balıklar tatmanız mümkün olabilir.

Çeşme’ ye otobandan gitmek yerine dağ yollarından gitmek biraz zahmetli olsa da inanılmaz keyifli olması sebebi ile tercih edilebilir bir hal alıyor. Her bir karesi tablo gibi hafızalara kazınan bu neşeli yolculukta bizim gibi gözünüze hoş görünen koylarda yüzme molası verebilirsiniz.

Akşam saatlerinde Çeşme’ ye varıyoruz. Burada da sizi bütçenize uygun bir şekilde karşılayacak, benzer şirinlikte bir İstanbul Pansiyon bulmak mümkün. Hızlıca pansiyona yerleştikten sonra Çeşme sokaklarına atıyoruz kendimizi. Tıka basa yediğimiz öğle yemeği sebebi ile burada atıştırmalıklar ile geceye devam etmeyi tercih ediyoruz. Mutlaka tatmanız gereken süt mısır keyfi sizi kalenin karşısındaki meydanda bekliyor olacaktır. Sergileri, geç saate kadar açık dükkânları ile Çeşme, tüm cıvıltısı ile bize “Hoş geldiniz” demiş oldu. Tatilimizde dinginlik aradığımızdan gece hayatına da bulaşmamayı tercih ediyoruz.

Dördüncü günümüzde sıra Çeşme koylarını keşfe geldi. Yine sakin bir tekneye atıyoruz kendimizi. Buradaki teknelerde gördüğümüz sakinlik anlayışı Ayvalık’ takiler kadar yaygın değil. Fakat bu tarz taleplere yönelik özel localar mevcut.

Çeşme’ de eşek Adası başta olmak üzere benzer ada takımlarını gezerek bir kez daha yüzme zevkinin dibine vuruyoruz. Akşamüzeri Kumru keyfinin ardından Çeşme’ ye 10 km. uzaklıktaki Alaçatı’ ya geçiyoruz. Eğer su sporları ile ilgilenmiyorsanız Alaçatı’ yı olmazsa olmazlar arasında düşünmeyebilirsiniz. Merkezde deniz bulunmuyor. Taş evleri ve rengarenk cafeleri, birbirleriyle rengarenk bir uyum içerisinde bulunmasına rağmen yüksek fiyat politikalarının hakim olması sebebi ile Alaçatı biraz dudak uçuklatıcı kaçabilir. Damlasakızlı Türk kahvelerimizi yudumlayarak gezimizi tamamlıyor ve Çeşme’ ye geri dönüyoruz.

Beşinci günümüzde kahvaltı sonrası yine yollardayız. Bugün kültür turu ağırlıklı bir gün var bizi bekleyen. İlk olarak Efes’ e varıyoruz. Özellikle yerli turistlere gına getiren yüksek müze fiyatları ile burada da karşılaşıyoruz. “Neyse ki müze kartımız var.” diyor ve Efes gezimize başlıyoruz. Suriye’ deki Palmyra Antik kentinden yeni gelmiş olmamızdan olsa gerek Efes, hayallerimizden biraz daha uzakta kalıyor. Ara yollardaki bakımsızlık ve peyzaj eksikliği bizi üzüyor. Oldukça zayıf kalan yönlendirme ve açıklamalar mecburen elektronik rehber kiralamayı zorunlu kılıyor. Neredeyse giriş bileti kadar ek ödeme talep edilen ve Müzekartın geçmediği Yamaç Evlerini dilerseniz ayrıca da gezebilirsiniz. Ya da yöre halkının “Fazla garıştırmicen, Selçuk’ luyum dicen; geçcen,gitçen..” felsefesini kullanabilirsiniz.

Efes’ ten sonra 20 km. uzaklıktaki Şirince’ ye geçiyoruz. Şirince yeşillikler içerisinde dağ yollarından geçerek ulaşabileceğiniz adı gibi şirin bir köy. Egenin sıcakkanlı insanını her köşesinde görmek mümkün. Göz alabildiğince uzanan üzüm bağlarından elde edilen şaraplardan tadabilir, leziz gözlemeler ve ayran eşliğinde yöresel tatlar eşliğinde midenize bayram havası yaşatabilirsiniz. Taşlık köy yollarındaki fotoğraf turumuzun ardından Kuşadası’ na doğru yola koyuluyoruz bu seferde. Yol üzerinde iki şey dikkatinizi çekecektir. Birincisi Selçuk’ taki Türk Hava Kurumu. Sarı sarı dizili uçakları görünce merak edip burada kısa bir mola vererek eğitimler hakkında bilgi alıyoruz. Yol üzerinde dikkatinizi çekecek ikinci şey ise Kuşadası girişinde gözümüze çarpan Aquapark lar. Avrupa’nın en uzun su kaydıraklarına sahip olma ünvanında yarışan bu su parklarındaki en uzun su kaydırağı şu anda 257 metre.

Akşamüzeri Kuşadası’ na varıyoruz. Burada da tesisleşmenin yoğun olduğu bir bölge bulunmakta. Kadınlar Plajı adındaki bölge Şile’ nin dalgalı denizlerini aratmayan denizi ve uzun kumsalları ile boncuk gibi yan yana dizilmiş tesislerin yoğun olduğu bir alan. İlk gün yüzme dışında bir daha uğramak istemediğimiz plajdan ayrılarak konaklama amaçlı merkeze geri dönüyoruz.

Tatilimizin dış turizm açısından en öne çıkan yeri Kuşadası. Yerli turist görmeniz oldukça zor. Şehirde yabancı turist popülasyonu hakim. Bu yönde de gece hayatı, eğlence merkezleri ve yerel esnaf çoğunluğu hakim. Ayrıca özellikle yabancı turistlere yönelik hizmet veren gayrimenkul sektörü de gözümüzden kaçmadı.

Akşam merkezdeki kalede yaptığımız panoramik şehir seyri ve kahve keyfi sonrasında geç saatlere kadar şehri turluyoruz. Genel kanımız Kuşadası’ nın bekarlara hitap eder olmasının baskın olduğu yönünde.

Turumuzun altıncı ve son günüde “Bir de Kuşadası’ nın koylarını görelim.” diyerek bölgedeki tekne turlarından birisine katılıyoruz. Bu tur diğerlerinin aksine sonuçlanıyor bizim için. Maalesef sürekli kara bağlantısı olan ve az zahmetle karadan da ulaşabileceğiniz koyları geziyorsunuz. Sakin bir tekne bulmanız hemen hemen imkânsız. Tek gerçek egenin berrak denizi ve su altı güzelliği. Biz de bir kez daha kendimizi bu zenginliğe bırakıyoruz ve son günümüzün tadını çıkartıyoruz.

Akşamüzeri direkt dönüş yoluna geçiyoruz. Yolumuz uzun bu sefer. Bu uzun yolda Akhisar’ dan kavun ve çömlek alışverişi, Susurluk’ ta da ayran ve tost keyfi bize eşlik ediyor. En nihayetinde gece yarısı kürkçü dükkanımıza varıyor ve sıradaki kaçamağı ip ile çekiyoruz.

6 Ağustos 2010 Cuma

Gezentiler Arap Yarımadasında...

Ertelenmiş bir programı hayata geçirme zamanı geldi çattı en sonunda. Hazır komşuya vize kalkmışken bir ziyaret etmemek olmazdı.


Kısaca program özeti için sağdaki iconu tıklayabilirsiniz:


Rotamız üzerinde bulunan Gaziantep, Halep, Palymra, Şam, Beyrut, Jeiata ve Byblos' a nasıl gidilir, nereleri gezilip görülebilir, nerede kalınır, ne yenir - ne içilir, ne alınır gibi sorularının kısa anlatımlı cevapları için soldaki iconu tıklayabilirsiniz.


Tüm bölgelerin detaylı haritaları da elimde mevcut; dileyene dijital ortamda e-mail olarak gönderebilirim. Suriye ve Lübnan ile ilgili basılı bir gezi rehberi olmadığından Wkipedia v.b. kaynaklardan derlediğim 50 sayfalık bir dökümanda mevcut elimde. [ ilhanoren@hotmail.com]


Doğunun Paris’ i Gaziantep


Yolumuz uzun, ilk durağımız Gaziantep… Sabahın ilk ışıkları ile Gaziantep’ e ulaşıyoruz. Havaş ile 30dk. lık bir yolculuk sonrasında merkeze ulaşıp katmerli güzel bir kahvaltı ile güne başlıyoruz.

Her adımımızda Antep bize göründüğünden çok daha fazlasına sahip olduğunu anlatıyor. Gezip görülecek, üstelik yürüyüş mesafesindeki yakınlığa sahip o kadar çok yer var ki. Kısıtlı zamanımız dolayısı ile gezebildiğimiz kadarını gezmeye başlıyor kalanını da dönüşe bırakıyoruz.

Gaziantep Emine Göğüş Mutfak Müzesi: Türkiye’ nin ilk mutfak müzesi olma özelliğine sahip mekân yeni açtığı kapılarıyla ağırladığı misafirlerine Gaziantep’ in geleneksel mutfak kültürünü detaylıca anlatıyor. Şimdilik ufak bir alanda Restaurant hizmeti de verilen müze de yakın zamanda daha geniş çaplı bir Restaurant ın dan hizmete gireceğini öğreniyoruz. Her köşesi yemek kokan müzeyi yemek öncesi dolaşmakta yarar var…

Butik Otel: Otantik tadı ile 4 sene önce restorasyonu tamamlanmış otel turistik olarak hizmet veriyor şu anda. Normal otel fiyatlarına göre gecelik fiyatları biraz pahalı olsa da, yöresel bir mekanda konaklamak isteyenler tercih edebilir.

Şeyh Fethullah Cami ve Külliyesi: İlk yapıldığı tarihten günümüze kadar değişmeden sağ kalabilmiş, minare ve kubbe tasarımı ile farkındalık yaratan cami dar sokaklarda karşımıza çıkıyor. İçerisinde Antep savunmasında şehit düşen Molla Mehmet’ in de mezarı bulunan camiyi yol üzerinde ziyaret edebilmeniz mümkün.

Gaziantep Kalesi ve Panorama Müzesi: Her şehirde olduğu gibi Antep’ te de Savaşlara konu olmuş bir şehir kalesi mevcut. Bu zamana kadar gezdiğim kaleler arasından sıyrılan bir özelliği yok maalesef. İçerisinde bir Panorama müzesi mevcut. Heykel, maket ve görsel anlatımla desteklenmiş savaş zamanını anlatan bir koridor olarak tanımlanabilir. Tarih anlamında detaylı anlatıma sahip olsa da, ilk adımınızdan itibaren sürekli üzerinize doğru tutulan silahlı heykeller, şehit düşmüş çocuklar görmek fazlasıyla karamsar bir etki bırakabiliyor üzerinizde. Sanki biraz fazla göze sokulmuş gibi.

Naib Hamamı: Yaklaşık 400 yıllık tarihi ile Osmanlı hamam kültürünü günümüze taşıyan Hamam şu anda da modern bir tesis olarak hizmet veriyor. Bayanlar için gündüz, erkekler için ise akşamları hamama girebilmek mümkün.

Gaziantep Arkeoloji Müzesi: Her adımında hayranlık uyandıran mozaikleri ile sizi büyüleyen, mutlaka görülmesi gereken bir tarih müzesi. Meşhur Çingene Kadın mozaiğinden daha çarpıcı mozaikler de var bence. Mozaikleri gördükçe aklıma, ilkokul da el işi kâğıdı ile Çin işkencesi tadında yaptırılan çalışmalar geldi. Bütün ellerimin uhu olduğu, el işi kâğıtlarının sürekli ters yapıştığı günleri esefle kınayarak hatırladım birdenbire :)

Gaziantep Bayazhan - Kent Müzesi: Yöresel el sanatlarından, yemek kültürüne; coğrafi özelliklerden, el işçiliğine kadar tüm detayları ile Gaziantep’ i tanıyabileceğiniz harika bir müze. Müzedeki bölümleri gezerken size eşlik edecek elektronik bir rehberde girişte teslim alınabiliyor. Antep’ i gezmeye başlamadan önce ilk durağınız burası olabilir. Müzenin içerisinde bulunduğu Bayazhan aynı zamanda Restaurant hizmeti de veriyor. Çarşı içerisindeki yöresel Restaurant lara kıyasla daha global bir çizgiye sahip Restaurant’ ın bu hizmeti fiyatlarına da yansımış durumda.

Bey Mahallesi: Fransız harbi sonrasında ciddi yıkıma uğramış mahalle restorasyon çalışmaları ile yeniden doğuyor. Fotoğraf çekimi için koşa koşa gidilebilecek görselliğe sahip mahalle de ki evleri dar sokaklar ve çıkmazlar eşliğinde baştan sona gezip görmeniz şiddetle tavsiye edilir.

Gaziantep’ te gezdiğimiz tüm müzelerde Müzekart geçiyordu. Müzekartı olmayanlar için ise giriş ücretleri 2tl ile 5tl arasında değişiyor. Kültür kenti Gaziantep’ te ki yarım günlük gezimize sığdırabildiğimiz kadar yer sığdırdıktan sonra eksik kalan Çarşılar, Bedestenler, Hanlar v.b. yerler için dönüşte Antep’ te 1 gün daha kalmaya karar vererek yolumuza devam ettik. Amacımız Gaziantep’ten direkt olarak Suriye taksileri ile Halep’ e geçmekti. Araştırdığımız kadarı ile pazarlık gücünüze bağlı olarak kişi başı 10 – 25 dolara direkt Halep’ e geçmek mümkün. Fakat sonradan öğrendik ki taksiler uçak saatlerine göre belirli yerlerde duruyor ya da yolcu getirmişse bulunabiliyor. Biz gittiğimizde teksi göremedik ve tavsiyeler üzerine taksi bulabilmek için Kilis’ e geçmeye karar verdik. Kilis minibüsü ile kişi başı 7 tl ye Kilis’ e varıyor, sonra da yine aynı minibüs ile iki kişi 10 tl ye sınır kapısına varıyoruz. Aslında Kilis’ te inseydik belki taksi bulabilirdik, ama şoförün taksiyi çok bekleyebileceğimizi söylemesi ile sınır kapısına gitmeye karar verdik. Kendisi her ne kadar sınır kapısında çok daha rahat taksi bulabileceğimizi söylese de öyle olmadığını sınıra vardığımızda gördük. 2 kişi için 80 tl gibi rakamlar çıktı karşımıza. Sınırda taksi göremeyince Kilis ten çağırılabileceğini filan duyduk, burada minibüsçünün oyununa geldik diye düşünerek otostop çekmeye başladık. Sınırdan yürüyerek geçiş yasak olduğundan mecbur bir araba bulmanız gerekiyor. 10 dk. lık bir bekleyiş sonrası Halep’ e günübirlik gezi için giden bir Türk çiftin bizi alması ile tekrar yollara düştük.

Öncüpınar’ dan çok fazla araç çıkışı ve girişi oluyor. Araç başı 200 tl gibi senelik bir rakam ödeyerek arabanız ile geçebiliyorsunuz. Benzin tabi ki çok ucuz. Geçiş için 200 tl ödemenize rağmen 1 haftada 20-30 tl lik benzinden fazlasını yakmıyorsunuz. Sınırdaki işlemler biraz sıkıntılı diyebilirim. Bizi alan çift herhangi bir ücret talep etmemesine rağmen sınırdaki bazı kişiler taksi yolcusunu aldığı için biraz bozuk attılar. Kısa bir gerginlik sonrası yola devam ettik.


Komşu Komşu…


Sınırdan sonra ilk yerleşim merkezi 15-20 km uzaklıkta. Helep’ e buradan da geçiş mümkün. Suriye de şehir içi otobüslere 0.30 krş, şehirler arası otobüslere 5-7 tl, şehir içi taksilere ise 1.5 – 3 tl arası rakamlar veriyorsunuz. Taksilerde taksimetre olmasına rağmen, giderken aniden kapanıvermesi, ya da hiç açılmaması gibi durumlar yaşadık. En nihayetinde sizden alabilecekleri maksimum para bizde dolmuş parası olduğundan çok ta fazla gerginlik yaratmanın bir anlamı yok.

Sonunda Halep’ teyiz. Halep’ i gezmeye başlamadan önce ilk olarak sırtımızdaki çantalardan kurtulmamız gerekiyor. Halep’ te daha doğrusu Suriye’ de 5 yıldızlı oteller dışında kaliteli orta sınıf bir otel bulmanız çok zor. Kişi başı 7 dolar ile 15 dolar arası değişen çok uygun bütçeli oteller olsa da, odanızı hamam böcekleri ile paylaşmak, renkleri siyahlaşmış boğuk perdeler ile kokmadığı sürece temiz olarak nitelendirilen çarşaflara sahip odalarda kalmak sizin tercihiniz değilse seçiminizi bu yönde yapmayacaksınızdır. Örneğin gecelik 2 kişi 40-50 dolar bütçeli Meşhur Baron oteli mevcut. Atatürk’ ten, Agatha Christie’ ye kadar çok ünlü isimler burada kaldıysa da, Atatürk zamanından bu yana hiç bakım yapılmadığını görebilirsiniz. Çok merak ediyorsanız bir kahve içmeye uğrayabilirsiniz. Eşimin turizm otelci olmasının etkisi ile uygun bütçeli ayarladığımız Sheraton Otel’ e gidiyoruz vakit kaybetmeden. Odamıza

yerleşip çok kısa bir dinlenme sonrası Halep sokaklarına atıyoruz kendimizi.

Otelimiz çok merkezi bir konumda. Yürüyerek Şam’ daki benzerinden hemen sonra 650 yılında yapılmış Emevi Camisine gidiyoruz. Etkileyici bir avlusu var caminin. Suriye’ de ki camilere, avluları da dâhil olmak üzere başı açık ya da ayakkabı ile giremiyorsunuz. Camiler gerçekten çok temiz; belki de tek temiz olan yerler Cami leri diyebiliriz.

Emevi Camisinden sonra soluğu 5-10dk. yürüyüş mesafesindeki Halep Kalesinde alıyoruz. Halep Kalesi şimdiye kadar gördüğümüz klasik Kale tasarımlarından farklı bir Kale olarak çıktı karşımıza. Etrafındaki kazı ve restorasyon çalışmaları bittiğinde çok daha can alıcı bir görünüme sahip olacağı kesin. Kaleye yüksek sütunlu taş bir köprü üzerinden giriyorsunuz. İçerisinde kapalı ve açık çok sayıda girebileceğiniz bölmesi var. En yüksek noktasına çıktığınızda tüm şehri panoramik olarak görme imkânınız oluyor.

Kalenin ardından, kale etrafındaki Nargile Cafe ler de biraz soluklanıp bir şeyler atıştırdıktan sonra Kapalı çarşıyı ziyaret ediyoruz. Kapalı çarşısı tüm yollarını birbirine eklediğinizde 11km gibi bir uzunluğa sahip. Bizdeki Kapalı çarşılar göz önünde bulundurulduğunda daha düzensiz bir yapıya sahip. Bir tarafta açık et satışı yapılan alanları görürken diğer tarafta tekstil ürünü astanları görebiliyorsunuz. Çoğu ürünün fiyatı üzerinde yazmadığından pazarlık esas. Pamuk ve ipek kullanılan ürünlerin fiyatları uygun olsa da estetik olarak bizim moda anlayışımıza çok yakın

olmadığından bu yönde pek bir alışveriş gerçekleştiremedik. Çarşı içerisinde şaşırtıcı bir şekilde motosiklet ve bisiklet ile gezen bir sürü insan var. Çarşı içerisinde gezerken tüm televizyonlardan gelen bir ses dikkatimi çekti; herkes tüm dikkati ile bir diziye kilitlenmiş. Arapların Türk dizilerine karşı olan merakını bildiğimden kafamız uzatıp ne izlediklerine baktım. Kilitlenmiş bakışlar Kurtlar vadisini izliyordu. Asıl şaşkınlığım köşe bucak satılan Kurtlar vadisi t-shirt leri posterlerini görünce oldu açıkçası. Karakterlerin isimleri farklı, üzerine Arapça dublaj yapılmış dizi versiyonu ilginç geldi. Hatta öğrendim ki önümüzdeki günlerde dizi ekibi Suriye’ de olacakmış. Buradan yola çıkarak rahat iletişim kurabiliyorsunuz esnaf ile.

Bol bol fotoğraf ve video çektikten sonra otele dönerek 17 saattir ayakta olmanın verdiği yorgunluk ile uykuya dalıyoruz. Biraz kestirip akşam dışarıya çıkarız düşüncesi olsa da, rehavetin ağır basması ile sabah gözümüzü açabiliyoruz.


Büyüleyici Palmyra…


Sabah erkenden Halep’in ara sokaklarında buluyoruz kendimizi. Araplar sabah kahvaltısında Humus’ a bayılıyorlar. Uzun dilimlenmiş salatalık parçalarını kaşık olarak kullanıp afiyetle yiyorlar. Humus’ a meze olarak bayılsam da sabah kahvaltısında bizim kültürümüze daha yakın bir şeyler yemeyi tercih ettik. Jebna diye telaffuz edilen bizdeki kaşarlı pide olarak benzetmede bulunabileceğim bir kahvaltılık türü daha var. Biz bunu tercih ettik, hatta etli olanlarını da çok beğendim. Oldukça ucuz. Bizde ki gibi fırınlar var etrafta. Bu fırınlarda ayaküstü bir içecek alarak yemeniz de mümkün, bizim gibi fırından alarak çay bahçesine oturmanız da bir seçenek.

Kahvaltı ardından tüm günlük anlaşabileceğimiz bir taksi ya da Travel Agencey aradık. Amacımız Hama ve Humus üzerinden gezi ile Palmyra ya ulaşmak oradan da Şam a geçmekti. Beklediğimiz araçları bulamayınca bir taksi ile otogara gittik. Otogar şehrin biraz dışında kalsa da en fazla 2 dolar gibi bir para ödeyeceksinizdir. Daha fazla isteyecek olabilirler. Mesela biz 2 dolar dedik. “Ok” alınca atladık taksiye, zaten taksimetre de yazıyordu. Yarı yolda taksici çaktırmadan taksimetreyi kapattı; vardığımızda uzattığımız parayı geri attı, bir o kadar daha istedi, biraz tatsızlaştık ve indik taksiden İngilizce bilen birisi aracı oldu ve anlaştığımız parayı alıp gitmezse köşedeki polise gideceğimizi söyledik. Taksici çevirdi bir anda anlaşmada para yok, bu para yırtık dedi. Aracı olan adam ise güldü ve yırtık parayı kendisi alıp, yenisini vererek taksiyi gönderdi. Kusura bakmayın dedi ve bize otobüs konusunda da yardımcı oldu. Şehir de bizdeki gibi otobüs acenteleri var. Otogara gelmeden onlardan birisi ile anlaşıp detayları öğrenmiştik, direkt elimizdeki kartvizit ile bu otobüs firmasının yerini bulduk. Kişi başı max. 7 liraya lüks araçlar ile şehirlerarası yolculuk yapmanız mümkün. Araçların üzerinde Vip yazıyorsa daha kaliteli oluyor genelde. Bizim seyahat ettiklerimizde tek sırada 2+1 deri koltuklar bulunuyordu. Televizyon, müzik sistemi, yol kameraları ve en önemlisi de deli gibi çalışan klimaları bulunan araçlar ile seyahat etmek oldukça keyifli.

2 saatlik bir yolculuk sonrası Halep’ten Humus a gelmiş oluyorsunuz. Aynı otogardan 2.5 saatlik bir yolculuk ile 160km. uzaklıktaki Palmyra ya geçmek mümkün. Buradaki otogardan antik kente geçmek için 7-8 dolara taksi tutmanız gerekiyor. Taksicimiz ve aynı zamanda rehberimiz Cemal’ e denk gelirseniz bizden de selam söylemeyi unutmayın. Palmyra inanılmaz güzel bir antik kent. Bana göre Suriye’nin olmazsa olmazı diyebilirim hatta. Yöre halkı Palmyra ‘ yı daha çok Tedmur / Tadmor olarak biliyor. 1980 de Unesco nun Dünya Mirasları listesine aldığı şehirde kasaba tadında bir yerleşim var. Restaurant lar, Butik oteller daha turistik, daha kaliteli. Burada çok lezzetli bir deve kebabı ve tadı hala damağımda olan etli humus yedim. Irak tarafında bir hava alanı varmış zamanında ama güvenlik sebebi ile kapanmış. Suriye de bu noktadan sonrası direkt çöl zaten. Şehrin tarihini merak edenler wikipedia’ dan araştırma yapabilirler. Palmyra da konaklayacaksanız tepedeki kaleden gün batımı ya da gün doğumunu izlemeniz tavsiye ediliyor. Vaktiniz bizim gibi kısıtlıysa tüm heybeti ile ayakta duran sütunların arasında tarihin silemediği izleri sürebilirsiniz. Kapalı alanlarda olan tiyatro v.b. alanların 18.30 da kapandığını hatırlatmakta yarar var. Dilerseniz antik kenti deve ile dolaşmanız da mümkün. Deve kemiğinden yapılmış kolyeler çok orijinal duruyor, biz hatıra olarak 1 tane aldık.


Şam Tatlısı


Palmyra da her ne kadar bir parçamız kalsa da yola devam etmemiz gerekiyordu. 215km. uzaklıktaki Şam yollarına düştük biz de. 22.30 gibi otogarda olduk, otogar şehir merkezine çok uzak sayılmaz. 1-2 dolara taksi ile merkeze ulaştığınızda gecelik odabaşı 15-70 dolar aralığında çok fazla otel olduğunu göreceksiniz. 5 yıldızlı oteller merkeze biraz daha uzak konumda yer alıyor ve Suriye’ deki tüm 5 yıldızlı oteller gibi fiyatları min. 200 dolardan başlıyor. Bizde sabah erken saate çıkacağımız için fazla konfor aramadan 18 dolara El-Zahraa otelle anlaşıp yerleşiyoruz. Bu tip otellerde oda da tuvalet ve duş olmamasını tercih edebilirsiniz. Ne kadar sade olursa hamam böcekleri de o kadar az oluyormuş, biz bunu öğrendik. Otele yerleştikten sonra çıkıp biraz turluyoruz, dünya kupası maçları sebebi ile tüm cafe lerde elde nargileler maç izleniyordu. Her köşede görmeye alıştığımız meyve sucularından birisinde bir şeyler içerek otele geri dönüyoruz ve uykuya dalıyoruz bizde.

Sabah bir kez daha erken saatlerde yollara düşüyoruz, Kapalı çarşı yürüyüş mesafesinde, merkeze yakın olan kapısından girerek dümdüz gittiğinizde meşhur Emevi Camisine ulaşıyorsunuz. Burada kahvaltılık için bir alternatif bulamadık; poğaça benzeri bir şey aldık, o da hurmalıymış meğer, ayran ile çok iyi gitmese de mecbur kemirdik bir köşesinden. Her ne kadar erken saatlerde yola düşsek te Arapların uykuyu ne kadar sevdiğini hatırlıyor ve 10.00 a kadar mekânların açılmasını bekliyoruz. Bizde olsa 08.00 dediğinde kepenkler açılır.

Emevi camisi mutlaka görülmesi gereken mekânlardan. Turist bayanlar için tam kapalı fakat oldukça temiz ve havadar üst katman kıyafetler veriliyor camiyi gezmek için. Caminin iç kısımlarını haremlik selamlık geziyorsunuz fotoğraf çekmek serbest. Etrafta tarihi ile ilgili çok fazla bilgilendirme yok; biz de yolculuk öncesi wikipedia araştırmalarımızı okuyarak gezintimizi tamamlıyoruz. Caminin açılmasını beklerken bir Halep Türkünün bize yaklaşıp kurduğu dialog ta ilginç:


- Müslüman mısınız?

- Evet.

- İyice Avrupalı lara benzemişsiniz. Peki kızımızın neden başı açık?

- Bizde bu konuda baskıcı bir rejim yok; o da turizm otelci; iş yerinde başı açık olmak zorunda.

- Çalışmak zorunda değil ki, sen ona bakmak zorundasın.

- ( Burcu' ya dönerek ) Canım çalışma artık istersen...:) ( Ehh, ne diyeyim ki...)


Caminin ardından Kapalı çarşıyı turluyoruz. Çarşı tavanında düzensiz aralıklar ile çok sayıda delik göreceksiniz. Bu deliklerden gelen ışık süzmeler çarşıya farklı bir hava katıyor. Delikler işgal zamanından kalma kurşun delikleri aslında. Savaş uçaklarının bıraktığı izler şu anda da havalandırma amaçlı kullanılıyor. Çarşı da çok sayıda ürün var satılan. Yöresel olarak sürme, fular, işlemeli taş v.b. ürünleri almayı tercih edebilirsiniz. Biraz alışverişin ardından otele geri dönüp bıraktığımız eşyaları alıyor ve bir taksi ile Lübnan’ a geçmek üzere şehrin diğer ucundaki otogara gidiyoruz.

Lübnan Şam’a komşu elbette, oldukça yakın. Bizim Tercihimiz Beyrut’ a gitme yönünde. Beyrut’ a giden otobüsler sabah erken saatte ve akşamüstü saatlerinde varmış. Biz öğle saatlerinde otogarda olduğumuzdan mecburen şoför hariç 5 yolcu alınan binek otomobil tarzı arabalardan birisi ile yoğun bir pazarlık ve Arap çok sesliliği sonucunda kişi başı 16 tl ye anlaşıyor ve yola koyuluyoruz.

Lübnan’ da 2010 yılından itibaren Türkiye’ den vize istemediğinden sınır geçişinde bir sorun yaşamıyorsunuz. Sınırdaki Arap görevliler pasaportunuzu poker de kâğıt atar gibi atmaktan başka bir sorun yaratmıyorlar. Sınırdan geçtiğinizde bir de Freeshop çıkıyor karşınıza; alkol ve tütün mamulleri oldukça ucuz. Elektronik ise neredeyse bizimkiler ile aynı fiyatta.


Meşhur Beyrut

Taksimiz bizi Esenler otogarı tadında bir yerde bıraktı. Sonunda küllerinden yeniden doğan, kendi tabirleri ile çok şiddetli geçen iç savaş yıllarından sonra yaralarını yeniden saran Beyrut’ tayız.

Beyrut’ ta benzin neredeyse bizdeki kadar pahalı olduğundan taksiler Suriye’ deki kadar ucuz değiller maalesef. Taksimetre olma

dığından belirli tarifeler var. Şehir içinde nereye giderseniz gidin 10 dolar ödediğiniz takdirde istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Aynı taksiye 5 dolar verirseniz servis mantığı ile çalışıyor ve yol üstünden kapasitesi doğrultusunda başka müşteri alabiliyor. Şehir içi otobüsler de mevcut, oldukça da ucuz; fakat bizim dışımızda hiç turist görmedim otobüslerde.

Beyrut oldukça güvenli bir bölge, her adımınızda bunu hissedebiliyorsunuz. Her köşe başında askerlerin olması hatta belirli aralıklar ile karşılaştığınız zırhlı araçlar sayesinde, kendinizi ordu evinde gibi hissediyorsunuz. Geçmişte yaşanan acı olayların tekrarlanmaması için gerekli tüm önlemler alınmış. Beyrut aynı zamanda petrol zenginlerinin tatil mekânı olduğu için güvenlik had safhada. Bu doğrultuda da eğlence mekanları ve gece kulüpleri uç noktalarda seyrediyor. Burada kendinizi batı ülkesinde gibi hissediyorsunuz; rahatsız edici bakışlardan uzak, modern mekanları bulunan bir şehirdesiniz. Sürekli lüks arabalarla karşılaşıyorsunuz. Bmw başta olmak üzere arabalar genelde Japon ya da Fransız markasına sahip. Şehirde bolca hummer da görmeniz mümkün.

Taksi’ den iner inmez otellerin en yoğun olduğu bölge olan Hamra ya geçiyoruz. Suriye den geldiğinizi düşününce Hamra da tam anlamıyla köyden indim şehre modunda kalıyorsunuz. Bu bölge Nişantaşı – Teşvikiye taraflarına çok benziyor. Sürekli araç trafiği olan bölge Beyrut’ un en işlek yeri olarak ta tanımlanabilir. Beyrut halkı burada güne başlıyor diyebiliriz. Otellerin oldukça yoğun olduğu bir bölge olsa da fiyatları çok ucuz sayılmaz. Bize göre kalınabilecek standartlardaki otellerin gecelik oda fiyatı 100 dolardan ucuz değil. Hamra’ da ki 35 dolarlık otellerin akıbetini gördükten sonra, otogar yakınlarında 15 dolara var olduğu söylenen otellere hiç bakmadık bile. 90 dolara güzel bir otel ile anlaşarak eşyalarımızı bıraktık. Biraz dinlenip kendimize geldikten sonra yemek yemek ve etrafı dolaşmak için dışarıya çıktık. Buradaki Restaurant ve cafe lerin fiyatları ve işleyiş tarzları bizimkine çok benzer. Yeme-içme mekânlarının bulunduğu caddenin yarısını Barbar Türk Restaurant zinciri almış. İşletmeciler Türk değil, fakat isimleri bu şekilde konulmuş. Bu Restaurant’ larda damak tadınıza uygun alternatifler bulmanız mümkün. Biz de bir şeyler atıştırdıktan sonra Beyrut’ un tazelenmiş, makyajlaşmış yüzü olan Downtown’ a doğru yola çıkıyoruz.

Etkileyici mimarisi ile öne çıkan alanda ara sokaklara dalarak fotoğraf çekmeye başlıyoruz hiç vakit kaybetmeden. Downtown a yürüyüş mesafesinde bulunan, savaş sırasında “Yeşil hat” ismi ile adlandırılan alanda iç savaşın tüm kalıntılarını görmeniz mümkün. Katolik ve Müslüman kesim şehirde kuzey ve güney bölgelerinde ayrılmış. Yan yana bulunan kilise ve camiler dinlerin özgürlüğünü niteler biçimde.

Biraz gezip dolaştıktan sonra Downtown’ daki cafe lerden birisine oturuyoruz nargile keyfi için. Burada Kavun, Karpuz, Ananas gibi meyvelerin içine yerleştirilmiş, aromalı nargileler ve yanında Türk kahvesi servisi yapılıyor. Bizde sabırsızlıkla karpuzlu nargile siparişi verip keyif çatmaya başlıyoruz.

Beyrut, hayatı gece yaşıyor diyebilirim. Biz sabahlara kadar gece kulüplerinde tepinmek yerine biraz dolaştıktan sonra istirahat etmeyi tercih ettiysek de, sabaha kadar eğlence seslerinin hiç durmadığını gördük.

Sabah artık yemezsek günümüzün ters gittiği Jebna ile bir kez daha güne başlıyoruz. Planımıza göre öncelikle Cola’ da bulunan Jeita Mağarasına gideceğiz. Oradan da sahil kasabası olan Babylos’ a gideceğiz. Bu tur için günübirlik taksi tutacak olursanız 80-100 dolar arası bir para vermeniz gerekecektir. Biz de araştırarak şehir içi otobüsler ile aktarmalı nasıl gidebileceğimizi öğrendik. Önce Cola ya gitmek için Hamra’ dan 12 numaralı otobüse bindik. Oradan da Jeita için 6 numaralı otobüse aktarma yaptık. Jeita için yol üstünde binip taksi ile gidip gelecek ve Babylos a gitmek için tekrar 6 numaralı otobüse binecektik. Lakin yolun yarısında asker otobüsleri çevirerek herkesi indirdi; şoförün açıklamasını anlamadık, paramızı alıp indik bizde. Baktık ki peşi sıra tüm otobüsler durduruluyor bizde mecbur bir taksi ile anlaştık bu noktadan sonra. Yine sıkı pazarlıklar ile 50 dolara anlaştık ve yolumuza devam ettik. Taksicimiz Joseph tam bir katolikti. İlk tanıştığı Türkler bizdik. Yol boyunca bize toefl zamanında öğrendiği İngilizcesi eşliğinde rehberlik ederek oldukça yardımcı oldu. Joseph ile geçen dialoglarımızdan en akılda kalan: 5 seneye yakın evli olduğumuzu duyduğunda verdiği tepki oldu.

- Problem mi var?

- Yoo, hayır; daha vakit var diye düşünüyoruz.

- Haram, haram...Siz müslüman değil misiniz, haram bu durum size..


Ehh be Kardeşim; bizim Başbakanı mı dinliyorsun ne..:)


Jeita Mağarası ve Byblos’ u sıksı takipçisi olduğum Gezi Rehberi isimli programın sunucusu Işıl Bayraktar’ dan son dakika tavsiyesi olarak almıştık; iyi ki de almışız. Jeita gerçekten harika bir yer. Şimdiye kadar gezdiğim mağaralar arasında en görkemlisi olduğunu da söyleyebilirim. Yürüyerek gezdiğiniz alanların dışında teleferik, bot ve tren ile gezdiğiniz bölmeleri de var. Beni en çok etkileyen botla gezilen kısım oldu, fakat iç alanlarda çekim yapmak yasak olduğundan elimiz boş ayrıldık Jeita’ dan.

Jeita’ dan sonra Byblos yollarına kaldığımız yerden devam ettik. 8000 yıllık tarihi ile Byblos, harikulade bir sahil kasabası, Hatta ben mimarisi sebebi ile en beğendiğim sahil kasabaları arasında baş sıraya yerleştirdim kendisini. Cafe leri de oldukça kaliteli, hayatımda yediğim

en lezzetli tavuklu pilavı da burada yediğimi de itiraf etmeliyim. Bizim Şile kıyılarını andıran denizinde biraz yüzdükten sonra Balmumu ve Fosil müzelerini geziyor, oradan da eski çarşı ya geçiyoruz. Byblos’ ta festival zamanına denk gelsek te akşam gün batımında Beyrut’ ta olma planımız olduğundan tekrar dönüş yoluna geçiyoruz.

Beyrut’ ta gün batımı saatinde Cornich’ teyiz. Deniz fenerinin altında gün batımını izledikten sonra Hamra’ ya geri dönüyor ve yudumladığımız kahvelerimiz ile günün tatlı yorgunluğunu atmak üzere istirahata çekiliyoruz.

Ertesi gün Beyrut’ ta ki son günümüz, öğlen dönüş yollarına düşeceğiz. Öncesinde Kent müzesini de ziyaret ederek Beyrut gezimizi noktalıyoruz.


Göç Yolları..


Otogar’ da kişi başı 15 tl gibi bir rakam karşılığında anlaştığımız otobüs firması ile sahil şeridini takip ederek sınırı geçiyor ve Halep’ e ulaşıyoruz. Halep’ te otogarda indiğimizde otobüste tanıştığımız bir Halep Türkü bize yardımcı oluyor ve belediye otobüsü ile Türk garajına kadar eşlik ediyor. Türk garajında kişi başı 15 dolara anlaştığımız bir minibüs ile Gaziantep’ e doğru yola çıkıyoruz bir kez daha.

Sınır geçişinde sistemdeki sorun sebebi ile epey bekledik. Tabi ki beklemenin nedeni sadece sistemdeki sıkıntı değildi. Kaçakçılığı önlemek adına yapılan araç aramaları da bu süreyi de uzatıyordu. Öğrendiğimize göre eski parçalar ile Halep’ e geçen arabalar, tüm parçaları yenilendikten sonra ülkeye geri geliyor, böylece de ülkeye her gün araç parçası girmiş oluyor. Bunun dışında tütün, çay v.s. kaçakçılığı zaten biliniyor. Asıl dikkat edilen Narkotik ekibin aramalarıydı.

Akşam saatlerinde Gaziantep’ e varınca hemen güzel bir otele yerleştik ve yemek yemek için dışarıya çıktık. Antep dillere destan yemeklerinin yarattığı rehavet ve baklavasının verdiği ağırlık ile tekrar dinlenmeye çekildik.

Maziantep…

Gaziantep’ te ki kültür turumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu sefer tüm gün Antep’ in. Sıkı bir kahvaltı sonrası dar sokaklarda başlıyor günümüz.

Eski Çarşı: Gaziantep alışveriş anlamında çok geniş ürün yelpazesine sahip. El sanatları alanında o kadar çok çeşit var ki önünüze sunulan. Ankara ve İstanbul’ dan alışveriş turları düzenlendiğini duyduğumuzda epey şaşırdık doğrusu. İstanbul’ da ki kapalı çarşıya yakın görsellikteki çarşı içerisinde Sedef işlemeli ürünlerden, kehribar tespihlere kadar çok sayıda alternatif var. Biz tercihimizi sedef işlemeli tavla, şal, nar pekmezi, Türk kahvesi takımı gibi ürünlerden yana kullandık. Fotoğrafta Burcu nun yanındaki Banu sağolsun bize çok yardımcı oldu. Lüks bir araba fiyatına eşdeğer kehribar tespihlerini görünce epey bir kalakaldık.

Bakırcılar Çarşısı: Çekiç seslerine kulak verdiğinizde kendinizi bulacağınız yer Bakırcılar çarşısı olacaktır. Ustaları iş üstünde inceledikten sonra incelediğiniz ürünler daha a anlam kazanıyor. Çarşı içerisinde sadece bakırcılar yok, can alıcı renkleri ile sizi etkilememesi imkânsız Yemeniler de sıra sıra karşınıza çıkıyor. Truva filmi başta olmak üzere birçok Hollywood filminde kullanılan yemeniler de Antep’ te yapılmış. Kırmızısına hayran kaldığım Yemenilerden birini Burcu’ ya alıyoruz bayıla bayıla.

İmam Çağdaş: Gaziantep’ te sadece acıkmak için bile gezebilirsiniz. Acıkınca her köşede açlığınızı sona kadar giderebileceğiniz Restaurant ları göreceksiniz zaten. Enteresandır; yolda soruyorum insanlara “Nerede güzel yemek yiyebilirim?” diye, söz birliği şeklinde aldığım “Abi, Antep’ tesin istediğin yerde yiyebilirsin.” cevapları beni şaşırtıyor. Biz tercihimizi İmam Çağdaş’ tan yana kullandık ve ayıptır söylemesi lahmacundan, karışık kebaba, türlü türlü mezelere kadar tıka basa yedik. Lezzetli ayranı tastan kaşıkla içmek ise ayrı bir keyifti diyebilirim. Duvar ve tavan işlemeleri farkındalık yaratıcı olan mekanda çaylarımızı da içtikten sonra tekrar Antep sokaklarına düşüyoruz.

Tütün Hanı: Çarşı içerisinde ulaşabileceğiniz han, resmen huzur kokuyor. Yemek sonrası nargile keyfi için gidebilir dilerseniz sedirlerde serilebilir ve yahut mağara kısmında serinleyebilirsiniz. Biz sedirlerde serilerek Türk kahvesi eşliğinde nargile keyfine “Hayır” diyemedik.

Pişirici Han: Antep’ te beni en çok etkileyen mekânlardan biri hiç şüphesiz Pişirici Han oldu. Çalan sufi müzikleri, her yerinden akan suları ve huzur verici atmosferi ile gerçekten çok beğendim. Evliya Çelebinin de seyahatnamelerinde bahsettiği bu eski hamam tarzı mekânı mutlaka görmelisiniz. Fotoğrafçılar için de belirmekte yarar var; ışıksal olarak çok cezp edici bir çekim alanı diyebilirim. Serin serin localarda dilerseniz çayınızı da yudumlayabilirsiniz.

Gaziantep Savaş Müzesi: Müzelerin kapanmasına 1 saat kaldığından listemizde olan iki müzeden birisini seçmemiz gerekiyordu. Biz de Mevlana Müzesi yerine Savaş müzesini seçtik ve koştura koştura soluğu müzede aldık. Üst kısımda ağırlıklı olarak yazı olarak anlatım yapılmış. Müzenin üst kısmından çok alt kısmı beni etkiledi açıkçası. Alt kısmı derken yerin altındaki mağara kısmında oyuklar içerisinde sergilenen maketlerden bahsediyorum elbette.

Gaziantep’i gezip dolaştıktan sonra sloganının değişmesi gerektiğini düşünüyoruz: Paris, batının Gaziantep’i…

Akşam geç saatteki uçağımız ile kürkçü dükkânına geri dönüyoruz. Ama tatilimiz henüz bitmedi. Önceden hazırladığımız arabamız ile direkt Çanakkale’ yollarına koyuluyoruz. Kısa bir aile saadeti sonrası Gökçeada’ ya geçerek 4 gün deniz-kum-güneş üçlüsü ile yatış fikri var sadece kafamızda. Gökçeada ise ayrı bir hikâye, onun detaylı anlatımı bir dahaki sefere.

Arap Yarımadasındaki yolculuğumuz böylece noktalanmış oluyor: En az bizim kadar eğlenebilmeniz dileği ile,


Yolunuz hiç bitmesin…


* Videonun büyük hali için:


http://www.dailymotion.com/video/xeewqz_gezentiler-arap-yarymadasynda_travel


http://www.facebook.com/#!/video/video.php?v=453646824362